Ana menu
|
Hüseyin Kaytan Göğsüme yüreğimden başka muska takmadan konuşmak istiyorum!
Yönlendiriliyor, kendi intiharlarına sürükleniyorlar. Bu, 2000 yılında başlayan ve başta gelen yürütücülerinden biri erken emekli edilen MİT müsteşarı Atasagun olan, sürekli bir operasyondur. (Atasagun’un erken emekli edilmesinden sonra, merkezine İmralı olgusunu alan operasyonun ne yönde değişeceğini ayrıca araştırmak, izlemek ve deşifre etmek Kuzey Kürtleri için önemlidir.) Atasagun’un verdiği bilgi ve yönlendirmeyle yürütülen operasyona göre, Öcalan artık devletin elinde olduğu ve devlete yaklaşımında barışçı (neden teslimiyetçi değil?) ve en azından yönlendirilebilir olduğu için, PKK sürecinde Kürtlerin elde ettiği bütün kazanımlar, yine Kürtlerin kendi istemleriyle yok edilecektir, en azından yoketmenin eşiğine kadar geriletilecektir. Kürtlerin PKK sürecinde Türk devletine verdiği bütün zararlar, yine bu halka ve çocuklarına fazlasıyla ödetilecektir. Aslında meselenin özü, Türk derin devleti ya da ulusal istihbarat kuruluşlarının, devlet güvenlik güçlerinin, Öcalan’ı vatan haini olarak suçlamalarında yatıyordu. Öcalan’ın kendisi de her fırsatta “düşmanını nasıl kullandığını”, MİT’in parasıyla PKK örgütünün temellerini nasıl finanse ettiğini vurgulamaktan çekinmezdi. İşte onu Türk sömürgeci devletinin nezdinde sözde “vatan haini” yapan şey budur. Etik davranış kalıpları bir yana bırakıldığında, en azından makyavelist anlamda Öcalan’ın dahice davrandığı inkar edilemez, onun hayranlarından biri ve ona yaklaşımda belki de en samimi olanı bendim; ama onun cesaretli ve yiğit olduğu da söylenemez. Beni ondan koparan şey de budur. Öcalan bir isyanı başlatmış, ama onu sonuca götürmekte her zaman ikircikli davranmıştır. Bu ikircikliğin temelinde onun kişisel özelliklerinin yanısıra, gençliğinde Türk şoven ve faşistleriyle, ve bir gazetecinin iddiasına bakılırsa, Türk MİT’iyle kurmuş olduğu ilişkiler yatar. (Faşist hakim Baki Tuğ, zamanında Öcalan’ı MİT’ten gelen bir yazı sonucu serbest bıraktığını açıklamıştır.) Bu bağlantıları tamamen terketme eğilimi Öcalan’ın kafasında hiçbir zaman kesinleşmemiştir. İşin ahlaki tarafı bir yana bırakıldığında, Öcalan’ın en azından zaman zaman gerçekten Kürt kartına oynamak istediği düşünülebilir; onun sürekli acı çeken ve buna karşılık olarak da başta Kürt gençleri olmak üzere çok fazla insana acı ve ölüm yaşatan ruh hali, bunu ele veriyordu: elbette bu bir trajedidir. Kürt insanındaki düşürülmüşlüğü, Kemalizm celladına Kürtlerin boyunlarını uzatışlarını çözümlerken, Öcalan herkesten önce kendini çözümledi; bu çözümlemenin çarpıcı olmadığını kimse söyleyemez; ama çözümleme dili en azından nevrotiktir. Bu nevroz, ya da adı her neyse ruhsal bozukluk, adım gibi eminim ki, Türk sömürgeci baskısının Kürt insanında yarattığı bir sonuçtur. Ama bunun böyle olması, hiçbirimizi halkımıza karşı işlediğimiz, işleyeceğimiz suçlardan aklayamayacağı gibi, Öcalan’ı da aklamaz. (Öte yandan, gerçekte, geçmişte benim gibi birçok Kürt genci nezdinde de onu çekici kılan şey, büyük oranda onun deliliğiydi. Sanırım 95 yılında Şam’da, kendi kişiliği konusundaki sorularımı cevaplarken, merakımın fazlalığı ilgisini çekmiş, ve şu soruyu sormuştu: “Bir gün deli olduğumu anlarsan, yine bana bağlı kalacak mısın?” Soru onun açısından çok gerçekçiydi. Ama siyasette beş para etmez bir deneyimim bile olmadığı için, ona yuvarlak bir cevap vermiştim. Ağzımda gevelediğim kelimeler aşağı yukarı şunlardı: “Başkanım, Önderlik zaten delidir.”)
Ve madalyonun diğer yüzünde Türk stratejisi vardır. Onlar, 1975’ten sonra Kürtlere iyilik olsun diye PKK çekirdeğini finanse etmediler. 75, Güney Kürdistan’da “Aşbetal” denen, peşmergenin silah teslim ettiği tarihtir. Ama Kürt başkaldırı ivmesinin Aşbetal olayıyla sönmeyeceğini, özellikle Kuzeyde daha büyük bir ivmeyle harekete geçeceğini Türk devleti hesaplamıştı. Bugün benim yaşımda olanlar ve o zaman benim gibi Kürdistan’da yaşayanlar, Türk ordusunun o zamanlar nasıl yenilgiye açık olduğunu açıkyüreklilikle söyleyebilir. Gerçekten böyleydi, Kürdistandaki Türk ordu birliklerini, yeterince gizli örgütlenmiş küçük bir gerilla topluluğu, birkaç aylık hızlı bir operasyonla sökebilirdi. Ordu deneyimsiz, teçhizatsızdı. Öte yandan Kuzey Kürtlerinde, örgütleri dağınık ve deneyimsiz de olsa, 75 ile birlikte çok hızlı ulusalcı bir çıkış vardı. İşte Türk devleti bu çıkışı denetime almak için, PKK çıkışını sadece finanse etmekle kalmadı, aynı zamanda yönlendirdi de. Birkaç yıllık bir süre içinde, Türk güvenlik güçlerinin marifetiyle değil, ama PKK saldırılarıyla, irili ufaklı tüm Kürt örgütleri neredeyse tamamen tasfiye edildi. Şimdi anlaşılıyor ki, bu yalnızca PKK’nin başarısı değil, ama ondan daha fazla Türk sömürgeciliğinin başarısıdır. (Konunun ne kadar canalıcı olduğuna bir vurgu yapmak açısından, buraya bir dipnot düşmeliyim: PKK 6. Kongresinde, Öcalan’ın Türk devletine teslim edilmesinin hemen arefesinde, Nasır adlı bir merkez üyesi arkadaşımız, PKK’nin ilk savaş deneyiminin, Hilvan-Siverek direnişinin neden Türk ordusuna ve polisine karşı değil, ama özellikle silahlanmış ya da örgütlü Kürt güçlerine karşı yürütüldüğünün artık doğru bir soru olduğunu bildiren bir konuşma yapmıştı. Konuşmanın ardından Cemil Bayık, “burada Semir’in ruhu dolaşıyor” diyerek Nasır arkadaşı ezici tarzda suçlayan bir konuşma yapmıştı. O zamandan sonra, bütün iyi niyet ve anlayışına rağmen, Nasır’ın yıldızı PKK ile asla barışmadı; ve sonunda sanırım 2003 baharında, yine kendisinin de itiraf ettiği üzere Cemil Bayık’ın emriyle, bir komplo sonucu, dehşet verici bir biçimde öldürüldü. Ardından bu komplo emrini uygulamış olan PKK fedaileri de, kaza süsü verilen olaylarda yaşamlarını yitirdiler ya da kayboldular.)
Elbette, gerek gerçek yüzü ne olursa olsun PKK yönetiminde yürütülen başkaldırıda, gerekse diğer Kürt başkaldırılarında, Kürtler büyük kahramanlıklar sergilediler. Bunların yaşayan ya da artık hayatta olmayan örnekleriyle birlikte yaşadım, yaşıyorum. Ama konumuz bu değil. Benim vurgulamak istediğim, Kürt kahramanlığının, Kürt özgürlük arayışının nasıl boşa çıkarıldığıdır. Savaşın sonuçlarına bakın: Parçalanmış binlerce, onbinlerce aile; harabedilmiş ve her taşı Türk çizmesi altındaki bir Kürdistan; onbinlerce Türk ordusunun kucağına itilmiş ve birçoğu PKK’ye rağmen Kürt davasından vazgeçmemiş korucu; Diyarbakır, Mardin gibi merkezi Kürdistan illeri ile, Türkiye metropollerinin en yoksul mahallerinde yaşamak zorunda kalan ve bazen yaşayabilmek için kendilerini satmak zorunda bırakılan yüzbinlerce Kürt; bir yanda PKK dogmatizminin ve saçmalıktan öte şiddetinin baskısıyla, öte yandan aynı madalyonun diğer yüzünde Türk devletinin inkarcı-imhacı yaklaşımıyla kişiliksizleştirilmiş bir Kürt siyaseti; ve en önemlisi, dünya çapında siyasal ibre uzun bir tarihten sonra ilk kez Kürtlerden yana döndüğü halde, Kuzey Kürdistan’da kendi eliyle boğdurulan Kürt davası. Sadece PKK değil, birçok Kürt çevresi ve örgütü, makro politikaya oynamak adına, rant elde edebildiği durumlar dışında kılını kıpırdatmıyor.
Manzara böyleyken, geçtiğimiz kısa dönemde Kuzey Kürdistan’da bir Kürt uyanışının izleri görülmeye başlandı. Kürt insanı egemenliği altında olduğu siyaseti, verdiği bedelleri ve aldığı karşılıkları sorgulamaya başladı. Yeniden ve bağımsız bir iradeyle örgütlenme arzusuna, yüzlerce Kuzeyli insanda tanık oldum. Bunların çoğu, geçen savaşta evlatlarını, yakınlarını feda etmiş insanlardı. Ve bu gerçekleşecektir. Biz Kürtler, onurlu bir halkız ve çok karmaşık mekanizmalar içinde de olsa, bunu kanıtladık. Diyarbakır varoşlarında mecbur bırakıldığımız gibi, büyük yoksunluklara mahkum edilsek de, artık en azından ulus olarak onurlu olmak istiyoruz. Adımız, Türk sömürgecileri tarafından kayıtları silinmiş de olsa tarihimiz, ve toprağımızla, ülkemizle, onurlu olmak istiyoruz. Bu süreç başlamıştır. Ama gelin görün ki, bu sürecin karşısına çıkarılan yine Kürtler, yine Öcalan ve PKK’dir.
Türk devleti geçmişte nasıl Kürt başkaldırısını denetime almak için PKK’yi finanse etti ve yönlendirdiyse, bugün de bu yeni uyanışı bastırmak için PKK’yi iki yönlü olarak kullanmaya kararlı olduğunu gösteriyor. Bugün yine bir Kürt özgürleşme ivmesi vardır, ve yine 75’te olduğu gibi, Güney Kürdistan’da Kürtlerin kazandıkları düzeyle, uzak ya da yakın, ilişkilidir. Olayları dikkatli okuyanlar, eğer sağduyulu iseler, ne olup bittiğini çözmekte gecikmeyeceklerdir. Türk devleti, Kuzey’de sahte bir savaş oyununu dayatmakta, ama savaşın yoğunluk düzeyini kesinlikle kendisi belirlemektedir. Birkaç askerin vurulmasına müsaade edilmektedir ve karşılığında Kürt gerillaları vurulmaktadır. Devlet burada iki yönlü karlıdır. Onun da tohumuna para saymadığı birkaç Türk askerinin vurulması, Türk ırkçılığının diri tutulmasina ve ordunun büyük rantlar elde etmesine hizmet etmektedir. Yine öldürülen Kürt gerillalarının şahsında, hem Kürt halkı PKK’yi anlama konusunda oyalanmakta, hem de Kürtlerden intikam alınmaktadır. Fakat sürecin en önemli özelliği, halk nezdinde PKK’nin devlete hizmet eden yüzünün maskelenmesi, yani gizlenmesidir. İşin en çarpıcı tarafı da, sözde savaş oyununun yoğunluk düzeyinin devletçe dakikası dakikasına kontrol edilmesidir. Bir-iki asker ya da polisin ya da güvenlik görevlisinin vurulmasını amaçlayan eylemler gerçekleşirken, metropolleri ya da devlet kurumlarını hedefleyen eylemler, tam gerçekleşecekleri anda istisnasız olarak durdurulmakta; PKK dogmatizminin yanılttığı en seçkin Kürt gençleri, bu eylemlerin sonucunda daha ne olduğunu anlamalarına fırsat verilmeksizin öldürülmektedir.
Ve bugünlerde özellikle dikkat çeken diğer bir şey de, PKK’nin, ne 70’lerde ne de daha sonra düşmana tek bir kurşun atmamış, ama yüzlerce, belki binlerce Kürt genci arkadaşının ölüm emrini vermiş ya da uygulamış olan Cemil Bayık’ın, PKK’nin yukarıda değindiğim gerçeğini deşifre eden, Türk sömürgeciliğine teslimiyeti reddeden kişiliklere karşı başlattığı savaş kampanyasıdır. Gerçekte, Kuzeyde son zamanlarda ilan edilen savaş, bu gerçekçi, onurlu yaklaşıma karşı bir savaştır. Gerçek anlamda Kürt düşmanı bir politikanın yürütücüsü olduğu halde, Kürtlerin en yiğit evlatlarını bir çırpıda hain ilan etmekten ve hatta öldürtmekten çekinmeyen Cemil Bayık, Kürtlere karşı işlediği cinayetlerle, Türk devletinin en has hizmetkarlarından biri olduğunu kanıtlıyor. Bayık, başından beri ne hikmetse her zaman elinde tuttuğu ve gerçekte halkın kanı olan örgüt imkanlarıyla, PKK içindeki kişisel konumunu dokunulmaz kılmış durumdadır. Kürt halkına ve onun özgürleşmesine, aydınlanmasına karşı en etkili savaşı da, pratik olarak şu anda Cemil Bayık yürütmektedir. Onun bu kirli, kardeş-arkadaş katili tutumundan vazgeçmesi için çok fırsatlar geçti eline. Ama Bayık, ellerini Kürt halkının çocuklarının kanından yıkama gereğini asla duymadı.
Bunları vicdani açıdan söylemek ve bu kardeş katilleri beni de susturuncaya kadar yinelemek zorundayım: Ey PKK’ye hala inanan Kürtler, çok ciddi bir tehlike altındasınız ve sizin liderleriniz, dostlarınız gibi görünenler, gerçekte cellatlarınızdır. Ne pahasına olursa olsun, ne ad altında olursa olsun, bu mekanizma dışında yeniden örgütlenin ve onurunuzu koruyun!
(Ve bir dipnot daha: Sözde politik dengelerin canı cehenneme! Kendi hesabıma konuştum, ve sevgili şair İsmet Özel’in dediği üzere, “göğsüme yüreğimden başka muska takmadan” konuştum. Konuştuklarım, konuşacaklarım; şu ya da bu siyasal partiyi, kişiyi, akrabayı bağlamıyor. Kimsenin bağlısı olmadığım kadar, kimsenin bana bağlı olmasına da ihtiyaç duymadan, yalnızca gelecek kuşaklar için duyduğum sorumluluk ve Ortadoğu’nun lanetli yaşamının bana da bulaştırdığı yalandan arınmak için konuşuyorum. Ve geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da, yalnızca özgür düşünüp konuştuğu için sömürgeciliğin has hizmetkarları tarafından dövülen değerli hocam M. Kemal’e geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Özgür düşünce, ve gerçek, mutlaka kazanacak; yalancılar mutlaka kaybedecektir.)
2005-07-06 http://www.welatparez.com Bu yazi hakkinda gorusunuzu belirtmek icin tiklayiniz Konuyu tartismak icin tiklayiniz |
"Bu millet (Turk) koyunun gen yapisina en yakin millet!"Yezdan HAT Dersén Kurdî 13Bu dersimiz de Isaret zamirlerini anlatacagiz.Bir nesneyi yada kisiyi gösterirken yada ona isaret ederken,isaret edilen nesne veya sahsin yakinda mi,uzakta mi,disi mi yoksa eril mi oldugunu bize ima eden sözcüklere ihtiyac duyulur her dilde.Tabi ismin yerine de kullanildigi için yine bunlara (Cînav) deriz ama görevleri itibariyle isaret zamiri deniliyor. International News2008-11-13
2008-11-11
2008-11-10
2008-11-09
2008-11-08
2008-11-07
2008-11-06
2008-11-05 Fatal error: Call to undefined function: tableheader() in /home/w/welatpar/www/articles/includes/page_bottom.php on line 32 |