Welatparez.com 

 
Hüseyin Kaytan

Kürt tarihi ve geleceğine ilişkin...

Hazar petrollerinin Akdeniz'den dünyaya akışı başlıyor; faşist Hitler, kendi çağında dünyanın en büyük ordusunu harcamasına rağmen ulaşamadığı Hazar petrollerine, Türkiye, ordusunu kullanmaya gerek olmadan ulaştı. Bu gelişme bölge dengelerini ve özellikle Türkiye'nin iç politik dengelerini, uzun vadede ama mutlaka, altüst edecek derecede etkileyecektir. Petrol boru hattı, Türkiye-Azerbaycan-Kazakistan arasında şimdiden varolan Turancı temeldeki bağlantıları, diğer Türki cumhuriyetlerle genişletecek ve Türk İmparatorluğu, siyasi haritalarda adlandırılmasa da, fiilen oluşacaktır. Öte yandan, Fransa'nın AB anayasını reddetmesi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişini daha şimdiden bir hayal haline getirdi; bu da Türkiye'nin bölgesel imparatorluk eğilimini daha fazla güçlendiriyor. Ve Türkiye'de ordu bu eğilimden yanadır. Türk Genelkurmay Başkanı'nın son Azerbaycan ziyareti bu eğilimin tescilidir. Neden olmasın ki? Türk ordusu, kendisine her zaman varlık nedenleri oluşturmak zorunda olan bir şirketler topluluğudur. Türki cumhuriyetleri aynı siyasal-ekonomik tek çizgide bir araya getiren bir Orta Asya-Akdeniz buluşması, küresel anlamda hesaba katılır bir güç olması bir yana, onun hayali bile bu dengeleri etkileyecektir. Adnan Menderes'in Batı ile bütünleşme projesinden bu yana, Türkiye'nin şu şansı her zaman var: Dünya güçleri için bir serbest mücadele alanı olmak. Kayıtdışı ekonominin dünya çapında önemli bir geçiş hattıdır bu ülke. Türkiye, El Kaide'den Afganistan orijinli uyuşturucuların ticaretini yürüten mafya örgütlerine kadar, dünyanın en kirli yüzünü uygarlıkla bağlantılandıran bir köprüdür. Onun gücü, görünür olan ordusu, silahları ve ekonomisinden ileri gelmiyor; ama tam da bu karanlık işlevinden kaynaklanıyor.

Aktüel politik meraklılar, PKK ile yürütülen savaşın en kirli sahnelerini uygulamaya koyan Mehmet Ağar'ın Türkiye'deki önlenemez yükselişini izliyor. AKP iktidarı için, Kemalist ve turancı Genelkurmay ile Amerikan baskısı ve bölge rejimlerinin ittifakı, bir şeytan üçgeni oluşturuyor. Kürtler için hiç bir hayırlı işi yoksa ve Kürtleri aldatma politikasını çok etkili sürdürse de; Türkiye'nin tarihinde gördüğü ve belki de göreceği en tutarlı ve kendi ülkesinin yararını en fazla gözeten AKP, bir yandan bu çalışma çizgisinde direnmeye çalışırken, öte yandan içten kemirildiğini ve herşeye rağmen birgün mutlaka bitirileceğini biliyor. AKP de büyük ölçüde Türkiye'nin deyim yerindeyse "proletarya"sının oylarıyla iktidara geldi; o da samimi olduğunu her fırsatta kanıtlama arzusu baskın olarak, "devlete hizmet" mantığıyla hareket etti, ediyor. Buna rağmen neyle karşılaşacağı belli değildir. Avrupa Birliği hikayesinin hayalkırıklığı üreten yanlış bir kurgu olduğu anlaşıldığında, bu kez çıldırtılmış bir ırkçılığın acımasız yargı kürsüsü önüne bir kez daha sürüklenecek olan Tayyip Erdoğan olabilir. Kısacası, Türkiye'de şu anda siyasal çizgisi yok denecek derecede belirsiz olan Kürtleri bekleyen en büyük tehlike, bir zamanların özel savaş kurumlarının, Mehmet Ağar iktidarında modernize edilmiş biçimleriyle ve Orta Asya ülkeleriyle arka planı diplomatik pasaportlarla güçlendirilmiş olarak, yeniden harekete geçmesidir. Gerçekte Türkiye'nin bu özel savaş kurumları hiç bir zaman ortadan kaldırılmadılar; onlara dokunulmadı bile. Şu anda Türki Cumhuriyetlerde ve özellikle Irak'ta faaliyet sürdüren özel savaş güçlerinin yeni bir versiyonu, Kuzey Kürdistan'da örgütleniyor. Genelde radikal islam motivini kullanarak hareket eden bu örgütleri kontrol eden Ağar ve derin devlettir; ama bunların muhtemel bir faturasını da AKP'ye çıkarmak için şablon söylemler şimdiden geliştirilmektedir.

Türklerin imparatorluk eğilimi, tarihsel dayanakları olan bir eğilimdir. Bunun için şu veya bu lider, şu veya bu sembol suçlanamaz, yargılanamaz; bunun imkansız olduğunu, Türkiye'nin son 30-40 yıllık gelişmelerini izleyenler çok iyi bilir. Ama bu eğilim, ancak siyasi, askeri ya da ekonomik olsun, ama mutlaka güç ile tasfiye edilebilir. Bu nokta çok önemlidir; çünkü bu, farkında olarak veya daha kötüsü farkında olmaksızın, zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin en hassas merkezlerinin inisiyatifine düşen Kürt örgütlerinin, ne kadar Türk kardeşliği yanlısı olduklarını, Türk bayrağını ne kadar ölümüne sevdiklerini bağırırlarsa bağırsınlar, hiç birşey elde edemeyeceklerini açığa vurmaktadır. Türkiye'nin Kürtlere tarihsel yaklaşımı bugün hala şudur: "ya Türkleşecekler, ya da Türklere hizmetkarlık edecekler." Ve Türk halkının veya aydınının da Kürt halkı konusundaki en ileri düşüncesi, "çarpık bir namus ya da onur anlayışına sahip olan, az konuşan, ya da tercihen hiç konuşmasa daha iyi olacak zavallılar"dır. Bunlar, siyasal anlamda "devlete hizmet" tutumuyla değiştirilebilecek yaklaşımlar değildir. Bunlar, ancak güç ile (ille "zor" ile değil) değiştirilebilirler.

Derin devlet Kürtlerle bir kedi fare oyunu oynuyor. Kediler fareyi tam öldürmeden onu eğlenmek ve yavrularını eğitmek için kullanırlar. Bugün derin devlet ve Genelkurmay'ın Kuzeydeki Kürt hareketine yaklaşımı da böyledir. Genelkurmay Başkanı, Kürt hareketinin 1998'de olduğu kadar güçlendiğinden şikayet ediyor; ama ne hikmetse bütün C-4 patlayıcılarını tam da eylemlerin eşiğindeyken Türk istihbaratı eliyle koymuş gibi buluveriyor. Ne zaman Mehmet Ağar bir ırkçı kabarışa ihtiyaç duysa, o zaman birkaç asker öldürülüyor. Veya Kongra Gel örgütü baharın başlangıcında 21 Mart'tan itibaren gerillanın eylemsel bir atılım yapacağını duyuruyor; ama tam 21 Mart'tan sonra ellerinde bayraklarla generaller halkı sokağa dökerek birlikte yürüyor. Ve Mehmet Ağar, bu elverişli durumun meyvelerini büyük bir soğukkanlılıkla toplarken, her fırsatta Türkiye'nin göründüğünden daha büyük ve güçlü bir ülke olduğunu bildiriyor.

Elbette dile getirdiklerim büyük ölçüde yorumlardır; fakat ben bunların objektif bir gözleme dayalı olduğundan neredeyse eminim. Yanılmayı çok isterdim; ama sanırım Kürtleri Kuzeyde zor günler bekliyor. Belki de tarihimizdeki en zor zamanları yaşayacağız. Bütün siyasal oluşumlar hazırlıklarını buna göre yapmalıdır. Dünya petrollerinin yüzde dördü şimdi Türki ittifakın denetiminde piyasaya akarken, öyle görünüyor ki güçlenen Turancı faşizm olacaktır. Türkiye'de bu gelişmeye karşı durabilecek bir sol zaten yoktur; böyle bir halk tabanı asla oluşmamıştır. Geriye tek engel olarak kalan Kürtlerin örgütsel alanları da baştan aşağıya denetim altındadır.

Geleneksel olarak Türk egemenliğinin devlet kadroları, uzaktan yönetim metodunu uygulamaktadır. Akla gelebilecek her türlü gücün kendi denetiminde olmasını esas almaktadır. Herhangi bir çete, mafyanın bir kolu, bir cinayet örgütü, değişik suç örgütleri; onun denetimi altında yaşamanın bir yolunu her zaman bulmuşlardır. Ne kadar musibet olursa olsun; ama benim denetimim altında olsun; derin devletin ilkesi budur. Her halükarda, eğer ciddi anlamda ulusal bir perspektifleri varsa, Kürtlerin mutlaka denetim dışına çıkmaları ya da en az denetlenebilir bir konum tutturmaları gereklidir.

Hiç bir mekanizmanın tam anlamıyla denetleyemediği tek bir güç vardır, bu özgür zekadır. Dünyaya bakmak, onu görmek, çözümlemek. Hiç bir haksız sistem, çözümlenmeye karşı koyamaz. Ve meşru olmadığı açıkça çözümlenen sistem, başkaları tarafından yıkılmasa bile, uzun vadede mutlaka kendi kendini yıkacaktır. Gerçek devrimcilerin bütün savaşımlarında temel, insanın gerçeğe ve doğruya bağlılığıdır. Gerçekçi, sahici olmak; yazık ki bütün mevcut sistemlerde bir zaaf olarak görülür; oysa en büyük evrensel kuvvet odur. Kürtlere gerekli olan da, bu gerçekçiliktir. Mevcut Kürt kuşağı, şimdilerde hayata atılmak durumunda olan kuşak, Kürdistan'ın geleceğinin yüzlerce yılını etkileyecek bir role sahiptir. Bu kuşak objektif, gerçekçi ve doğru düşünüp davrandığı ve bu Kürt siyasetine yansıdığı ölçüde, Kürtler hem bölgede, hem de dünyada hızla önemli bir güç haline gelecektir. Özellikle Kuzeyde bugün Kürt gençlerine düşen en önemli görev, başlangıçta parça parça da olsa, derin devletin denetiminde olmayan düşünsel, siyasal, ekonomik, sosyal örgütler oluşturmaya çalışmalarıdır. Bunun için silahlardan, araçlardan, olanaklardan çok daha belirleyici olarak, bağımsız düşünebilme yeteneğine ihtiyaç vardır. İdeolojik kalıplar, Kürtler için daha baştan intihardır ve denetim altına alınmanın en iyi aracı ideolojik sistemleşmedir. Bunun yerine geçmesi gereken, yalnızca özgürleşme yolunda olan bireysel ve toplumsal zekadır. Bu yeti geliştiği zaman, Kürtler için artık gerekli olan tek şey, zaferin biçimidir.

Vurgulamak istediğim ikinci bir konu da, Kürtlerin aydınlanmasına ve yakın tarihin doğru anlaşılmasına ilişkindir.

Biz Kürtler, güçlü, özgür, onurlu bir insan topluluğu olarak yaşamak istiyoruz. İşin siyasal, askeri, ekonomik vb. yanı ne olursa olsun, bütün bunlar böyle ahlaki bir yargıya kadar indirgenebilir ve istemimizin temeli de budur. Başlangıç önermemiz budur. Bütün savaşım, bunun üzerindedir. Vakıa şuydu: Neslimiz, bizden önceki birçok nesil gibi, ülkemizi sömürgeleştiren güçlere isyan etti ve hala isyan halindedir. Bu onur kavramına ilişkin bir davranıştı. Biz haklıydık, haklıyız. Fakat belleklerimizde hala çok iyi kayıtlıdır ki, vermiş olduğumuz mücadele giderek "kirli" bir savaşa dönüştü. Savaşın tarafları birbirlerine saygı duymadılar veya belki de sonradan bu saygıyı yitirdiler. Aksiyomatik olarak, bütün savaşlar iğrençtir. Yazık ki bu, savaşın gereksizliği anlamına gelmez; ama onun son tercih olması gerektiği anlamına gelir. Ve savaşın dehşeti, iğrençliği, her zaman onun daha onurlu bir sonuca yol açmayacağı anlamına da gelmez. Savaş trajedisi, dünya toplumundaki güç dengesizlikleriyle, aşırı eşitsizliklerle, köle ve özgür olarak adlandırılabilecek statülerin hala çok belirgin varlığıyla bağlantılıdır.

Mücadelede izlediğin yol neyse, varacağın yer odur. Ulaşılacak menzil, izlenen yolun toplamıdır. Onursuzca bir yol izlenerek onurlu bir düzeye varılamaz. Yalan, bir yöntem olarak tercih edilmek suretiyle, gerçeğe ulaşılamaz. Bir halkın gözü bağlanarak o halk aydınlığa çıkarılamaz; karanlık bir yöntemin varacağı yer sadece daha yoğun bir karanlıktır. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Onur için savaşanların, özsaygılarını asla yitirmemeleri esastır; ve bu esas, savaşı derinden yaşayanların çok iyi sezecekleri gibi, onların düşmanlarına da saygılı olmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Karşımızda çok açıkça tanımlanabilecek bir suçlu vardır; ve bizim haklılığımız çok açıkça tanımlanabilir. Ama burada korkunç olan, bizim suçlu duruma düşmemizdir. Sorun bizim "düşman"larımız tarafından suçlu olarak nitelenmemiz değil elbette; ama kendi halkımıza karşı da suçlu olup olmadığımızı tartışacak düzeye gelmişsek, burada durup herşeyi yeniden değerlendirmek gerekir.

Onurlu olmakta ısrar etmek, doğruda ve gerçekte ısrar etmektir. Basit bir önerme gibi gelebilir bu, sadeliği gereği öyledir de. Ama ulus oluşun temelinde gerçekçiliğin temel etkenlerden belki de en önemlisi olarak yattığını görebildiğimizde, bu "gerçek ve doğru" olana, yani onurlu olana ulaşma isteği ve mücadelesinin bizim için yaşamsal bir önemi olduğu anlaşılacaktır. Öte yandan, biz Kürtlerin onurlu oluşlarının, ulus oluşlarının, dünya toplumu açısından da özgürleştirici, düzey kazandırıcı bir etkisi olacağına inanıyorum. Her halükarda, bugün bile sahici her bakışın görebileceği gibi, Kürtlerin özgürlükte ısrar etmeleri, başlangıçta bölgesel çelişkilere yol açsa da, dünya barışına en temel hizmetlerden birini vermektedir.

Bu noktada, en az güncel yaklaşımlarımız kadar, yakın tarihe yaklaşımlarımız da değer kazanıyor. Mevcut ve yeni Kürt kuşaklarına bizler, sağlıklı bir yaşam atmosferi borçluyuz. Yeni kuşaklara büyük zorluklar devredilebilir; sıfırdan başlatılması zorunlu olan bir savaşım da devredilebilir; kaldı ki, özgürlük ve onur için mücadele geleneği, yeni kuşaklara devredeceğimiz en değerli şeydir. Fakat herşeyden önce onlara gerçeği ve doğruyu devredebilmeliyiz. Eğer mevcut ve yeni kuşaklarımıza gerçeği ve doğruyu devredemiyorsak, başta kendimiz karşısında, ve bütün Kürt tarihi karşısında yalancılar konumuna düşeriz ki, bu en büyük suçtur; çünkü bu, onur mücadelesini onursuzluğa kırmak gibi dehşet verici bir tehlikeyi içerir. Bugünlerde gündeme alınmaya çalışılan yakın tarihin doğru yazımı, bunun için herşeyden önce ahlaki bir zorunluluktur. Bu noktada, PKK tarihinin doğru aktarılması, başarısı ölçüsünde, bütün Kürdistan oluşumunu her düzeyde etkileyecek, siyasal, sosyal, kültürel, askeri, kısaca bütün kurumsal yönelimlerinin başarısında da belirleyici olacaktır.

Bu çerçevede objektif, bilimsel bir tarih yaklaşımı vurgusu; kötü niyetli olmayan herkesin doğal vurgusudur. Gerçekte böyle bir yaklaşım bile, giderek yetersiz kalacaktır. Çünkü bilimsel yaklaşım da, kapitalist ideolojinin bir yaklaşımı olarak, er geç aşılacaktır. Daha gerekli ve geleceğin gereksinimlerine cevap verecek olan, daha farklı bir yaklaşım olacaktır. Birleşik bir bilgi disiplini; yani örnek olsun; tarihi sosyolojiden, cografya biliminden, bilgibilimden, biyolojiden, hatta fizik biliminden ve ilgili olan bütün bilgi disiplinlerinden ayırmayan bütünlüklü bir yaklaşım, eşiğinde olduğumuz yeni çağa cevap verebilir. Yine de, gelenekselleşmiş anlamıyla bilimsel bir tarih yaklaşımını atlamak, bugün anlamsızdır. Tarih yaklaşımında mutlaka bilimsel yaklaşımın gerisine düşmemek gereklidir; ama mümkün olan her fırsatta da, onu aşacak birleşik bir bilgi disiplinine yönelmek gereklidir. Hem günümüz kuşaklarına, hem gelecek kuşaklarının sorularına doğru cevapları ancak böyle verebiliriz.

Aslında bu kadar karmaşık gibi görünen bu anlatımın esas kastı son derece sadedir: Konu tarih olsun ya da topluma yönelmiş başka bir disiplin olsun; yalan söylememek. Gerçekte bütün sorunumuz budur. Doğaldır ki, kişisel ya da ulusal bir onur sorunu olan bu gibi konularda, ideolojik katılığın sakatladığı yığınların gerçeği kabul etmesi kolay değildir. Doğal ki, kapalı ideolojinin esası yalandır; ideolojide esas, insanın görmeye katlanamadığı gerçeği reddetmesi ve onu başka bir biçimde söylemesidir. Nietzsche'nin şöyle dediği anlamda: "İnanç, kişinin, işine gelmeyen dünyaya gözlerini kapamasıdır."

Biz Kürtlerin özgürlük sorunu, sadece ulusumuzun sınırları içinde çözümlenemez; bu, uluslararası, hatta küresel dengelerle bağlantılı bir sorundur. Hal böyleyken, dünyaya gözlerimizi kapatmak, kapkara bir yazgıyı kabullenmek anlamına gelir. Kürtler bunu yapmayacaktır. Siyasal alanda, mücadele alanlarında, dahası toplumun normal yaşamında da; gerçekçi, sahici düşünceyle ve tutumla aydınlanmış bir atmosfer gereklidir. Elbette bunun kendisi de, zorlu bir mücadele sorunudur. Ve büyük toplulukların yanılsamalarla zehirlenmiş halde girdikleri bu süreçte, Kürt dünyasının güncel sorunlarının aşılması ile, onun en azından yakın tarihinin anlaşılması, paralel yürümek zorundadır. İdeolojik sakatlığından arındırılmamış bir tarih anlayışı olmaksızın, Kürt toplumunun önünü görmesi, geleceğini kendisi belirleyecek tarzda kendi inisiyatifine alması olanaksızdır. PKK tarihi, bu anlamda, en azından mutlaka bilimsel, objektif bir yaklaşımla ele alınarak yazılmalıdır. Parçalanmış Kürdistan'ı egemenlikleri altında bulunduran rejimlerin, hepsinden önce de Türkiye Cumhuriyeti devletinin, son otuz yılda Kürtlerin elde ettiği kazanımları ve değerleri silme amaçlı çok güçlü ve süreklileşen bir operasyon yürüttüğü bugün, bu türden bir tarih yazımı daha fazla önem kazanıyor.

2005-05-31

http://www.welatparez.com


Bu yazi hakkinda gorusunuzu belirtmek icin tiklayiniz
Konuyu tartismak icin tiklayiniz

"Bu millet (Turk) koyunun gen yapisina en yakin millet!"


Yezdan HAT

Dersén Kurdî 13

Bu dersimiz de Isaret zamirlerini anlatacagiz.Bir nesneyi yada kisiyi gösterirken yada ona isaret ederken,isaret edilen nesne veya sahsin yakinda mi,uzakta mi,disi mi yoksa eril mi oldugunu bize ima eden sözcüklere ihtiyac duyulur her dilde.Tabi ismin yerine de kullanildigi için yine bunlara (Cînav) deriz ama görevleri itibariyle isaret zamiri deniliyor.

Dersén Kurdî - hemu

International News

2008-11-13

2008-11-11

2008-11-10

2008-11-09

2008-11-08

2008-11-07

2008-11-06

2008-11-05

Valid XHTML 1.0 Strict


Fatal error: Call to undefined function: tableheader() in /home/w/welatpar/www/articles/includes/page_bottom.php on line 32