Ana menu
|
Faysal Dunlayıcı ile röportaj: Ulusal bütünlüğü olan bir Kürt stratejisi gereklidir
H. K: Siyaset ve hayat üstüne bir söyleşi yapalım. Ne dersiniz?
F. D: Yara bere içinde her tarafımız. Nasıl söyleşi yapacağız?
H. K: Nietzsche latinlerden alıntılamıştı: "Increscunt animi, virescit volnere virtus." (Ruh büyür; güç, yaralanmayla tazelenir.) Yaralarınız aynı zamanda bir güçlenmeye kaynaklık edemez mi?
F. D: Şu soruları kendime çok sordum: Sen kimsin? Ne haddine? Bir ulusa, ulusun sorunlarına hitabetme gibi bir hakkı nereden alıyorsun? Geçmiş pratiğini tekrar etme ihtimalin ne kadar? Ondan ne ölçüde arındın? İkincisi, bir düşünceyi doğrudan tartışmak çok fazla benimsenmiyor. Daha çok satır aralarını okuma, oradan insanı küçük düşürebilecek şeyler bulma, bunun peşine düşme yaygın. Kimse sana sormaksızın, kendi yargılarını doğrulama temelinde suçlama ve yargılamalara gidiyor. Bu beni durup düşünmeye zorladı son zamanlarda. Öte yandan iyi kötü bir mücadele geleneğinden geldim. Sonuçları ne olursa olsun bir ömür verdim. Ve bu ayrılıkla noktalandı...
H. K: Ayrılık iyidir. Bu bir tartışma doğurdu ve buna ihtiyaç vardı...
F. D: Evet. Hep şunu söyledim zaten. Ayrılıp düşüncelerimizi belirtmemiz aslında görevimizdi; bir ölçüde bunu yerine getirdik. Ama, kendi eksilerimiz de bizde yaralar açtı. Ayrıldıktan sonra muhatap olduğumuz uslup, yönelim, kullanılan ifadeler başka yaralar açtı. Belki bilirsiniz. Öcalan Roma'dayken ben de Avrupa'daydım. Bu yaşanmış bir tarihti bütün gerçekleriyle. Aslında PKK'nin kendi gerçeği, kendi tarihiydi. O bile çarpıtılarak suçlamaya götürüldü; kitleler nezdinde, sanki Öcalan'ın teslim edilme günlerinde bile ben ordaymışım gibi bir hava yaratılarak suçlamalar yapıldı. Bizim elimizde bunları aydınlatacak, cevap verecek araçlarımız, olanaklarımız da yok. Bunlar yara açtı. Tabii sonuçta hepimiz insanız, gücümüzü fiziki yapımızdan veya olanaklarımızdan değil, inandıklarımızdan ve düşündüklerimizden alıyoruz. İnsanın fiziği bile, onun ruhunun bir aracıdır.
H. K: "Beden ruhun çölü geçmesine aracılık eden devedir" diyormuş İsa.
F. D: Sonuçta insan bazen yıpranıyor, yoruluyor. Kazancakis'in, El Greco'ya Mektuplar'da dedesine atfen söyledikleri vardı. Dedesinin ona yaşam tercihleri öğütlerken söyledikleri: "Gerekirse insanların elinde bir yay ol, bırak gerip kırsınlar seni." Şimdi benim hislerim de öyle. Yani yay olduk insanların elinde, gerçi kırılsam sorun yok. Ama o germenin çıkardığı acı sesi duyuyorum, ve bir türlü kırılmıyor da. Evet, yara bere içinde kaldık. Ama en azından teslimiyeti kabul etmedik ve bu benim açımdan, evet, bir güçlenme olabilir. Nietzsche'den aktardınız; o da diyordu "hastalıklarımı bile düşüncem için bir basamak olarak kullandım." Rahatsızlığı nedeniyle üniversiteden emekli oluyor ve böylece düşüncelerini ifade etmede bir tür bağımsızlık kazanıyor. Evet, insan kendi yaralarından güç oluşturabiliyor.
H. K: Herkesin siyasetten uzaklaşma eğiliminde olduğu bugün, güncel siyasete nasıl bakıyorsunuz?
F. D: Uzun bir mücadele deneyimim var. Eksileri ve artılarıyla. Diğer tercihleri de daraltmadan siyaset dışında kalmanın mümkün olmadığına inanıyorum. Benim için siyaset bir yaşam biçimi haline geldi. Kürdistan ve onun halkı için siyaset.
Kopuşun ardından bir süre kendimizle başbaşa kaldık. Eleştiriler aldık. Haklı eleştiriler de ve ama ağır yargılar da aldık. Benim için kendini yeniden değerlendirme dönemi oldu. Son 30-40 yıl Kürt siyasetinde çok önemli değişimlere yol açtı. Hemen her parçada bir ulusal güç oluştu. İşte Güneydeki kesim kendini hemen hemen bir statüye kavuşturuyor. Biz doğal olarak Kuzeye yoğunlaştık. Ve oradaki gelişmeler de küçümsenemeyecek düzeydedir.
Mücadele güçlerinin bugün hedef belirlemede çok ciddi bir ağırlık, yavaşlık yaşadıklarını söylemeliyim. Bunun netleşmesi gerekiyor. Siyasal kurumların, halkın ve aydınların; bu üç temel ayağın yenilenme konusunu tartışmaları gerekiyor. Bu üç kesimin görevleri, işlevleri farklı olsa da, kendi içlerinde ve birbirleriyle tartışma yürüterek, yenilenme konusunda bir ortak düşünce oluşturmaları gerekli. Bu bizim ulusal hedeflerimizi netleştirir.
H. K: Kürt dünyasında hedefler konusunda genel bir muğlaklık görünüyor...
F. D: Bizim açımızdan, 78'lerdeki başlangıç noktasındaki hedeflerimiz ile bugünkü hedeflerimiz kuşkusuz örtüşmeyebilir. İstemler farklılaşmış olabilir. Ama bizim ayrılmadan önceki koşullarımızda bir hedef farklılığı değil, bir hedefsizlik ortaya çıktı. Mücadele kendi dış koşullarından tecrit edildi. Herkese kafa tuttu, siyaset yürütmeyi değil çatışmayı esas aldı. Ve bu da kendi içine çok fazla yönelmeyi getirdi. Yöneldikçe de örgüt büzüldü ve fetişleşti. Bütün değerler, anlamlar, sonuçta örgüt denen kavramla ifade edildi. Bu da örgütü hedeflerinden uzaklaştırdı. Sonuçta fetişleşen örgüt 21. yüzyıl dünyasıyla çelişti; içinde barındırdığı insanlarla çelişti. Ve örgütün insanları onu terketmeye başladı. Bu hedef kaybıyla ilgiliydi. Müthiş bir gücü elinde tutacaksın; ama bunu nasıl ve nereye kanalize edeceğin sürekli muğlak kalacak... Fetişleşen örgüt insanı yok saydı.
H. K: Bunlar örgütü koruma adına yapıldı...
F. D: Bir ulusun geleceğini belirleyen hedefler için bir örgüt binleri, onbinleri de feda edebilir. Ama eğer aynı zamanda, "hiç bir örgüt bir insandan daha değerli değildir" ilkesi de işlenmiyorsa; sadece insanların soyut bir örgüt kavramı için feda edildiği bir ilke üzerine oturuyorsa, bu örgüt kendisini oluşturan bireyleri, iradeleri bir bir öğütür, tüketir. Bizde olan da buydu. Oysa çözülmesi gereken temel sorunlardan biri örgüt ve onun içeriği olan insanların sağlıklı ilişkisiydi.
H. K: Şimdi de bir örgütünüz var.
F. D: Biz PWD'yi oluştururken bunu çok tartıştık. Örgütün hedefini sürekli netleştiren, düşünce üreten, kendisini birebir ulus iradesi saymayan, işleyişinde demokratik, insanın tercihlerine saygı gösteren bir hareket modeli olarak düşündük. Belki bu tamamlanmış, oturmuş birşey değil bugün. Zamana ihtiyaç var. Ama bana göre, özellikle de Kuzey Kürt siyasetinde ilk yenilenme adımı, örgüt fetişizminin ortadan kaldırılmasıydı. Örgüt fetişizminin gadre uğrattığı, haksızlık ettiği birçok olay hala ortada dururken, bunun bir hukuk zeminine oturtulması gerekirken, bunun tersi işlemiştir. Bunun sonucu dağılmadır. Hedeflerin dağılması, amaçların dağılması, ideallerin dağılması. Bu durumda fetişleşen örgüt 30 yıllık mücadelenin bedellerini savunmasız hale getiriyor. Kitlelerde umutsuzluğa yol açıyor. Burada bir yenilenmeye ihtiyaç var.
H. K: PWD bu yenilenmenin gerçek bir adresi olabilir mi?
F. D: İlk adımı olabilir. Böyle bir tartışmayı başlatması bile bana göre anlamlıdır. Tabii yeterli değil. Bunu özellikle Kuzeyde ulusal siyasetin temsilcilerine irade biçiminde yansıtması gerekecek. Çözüme gitmek isteyen bir ulusun mücadele araçlarını, tarzını, uslubunu belirlemede taşırması gerekecek. Bu görev PWD'ye de düşüyor; ama aynı zamanda ulusal sorunun çözümüne yönelen diğer siyasal örgütlere ve Kürt aydınlarına da düşüyor. Öte yandan uluslararası durum var. Dışımızdaki güçleri doğru çözümlemek lazım. Uluslararası camia Kürt sorununun çözümü için harekete geçirilmeli. Diğer parçalardaki Kürtlerle birlikte siyasal, hukuksal bir çerçeve belirlenmeli. Bana göre Kuzey Kürdistan'da mevcut siyaset bu anlamda bir tecriti yaşıyor. Bunun nedeni temel olarak Kongra Gel'in yürüttüğü politikada aranmalıdır. Kuzeydeki diğer örgütlerin belki anlayış düzeyinde doğruları var; ama biraz güçsüzlüklerinden dolayı, biraz da mücadele tarzının yetersizliğinden dolayı, uluslararası dengeleri Kürtlerin lehine çevirmede başarılı oldukları söylenemez. Bizim geçmişteki örgüt ve siyaset tarzımız, bizi uluslararası tecrite, terör listelerine taşıdı. Diğer parçalardaki hareketlerden de soyutladı.
Bugün Güney Kürdistan'da Kürtlerin stratejik geleceğini etkileyecek bir hükümetleşme, federasyonlaşma statüsüne ulaşılıyor. Birileri buna rahatlıkla Küçük İsrail diyebiliyor. Dahası, Kürtlerin bu stratejik önemdeki oluşumunu engellemek için, Kürdistan'a egemen olan statükocu güçlerle işbirliği çağrıları bile yapılıyor. Buna karşılık, Kürtlerin geleceğini stratejik olarak olumlu etkileyecek, onları uluslararası arenada meşru bir güç haline getirecek bir zemini hazırlayan uluslararası müdahaleler ise reddediliyor. Bunlara düşmanca yaklaşıyor.
H. K: İkinci bir İsrail olarak niteliyorlar...
F. D: Küçük İsrail suçlaması, Kürtleri bölgede uçurumun kenarına götürecek bir sürecin tanımı olarak konuyor ve Kürt refleksi de burada hemen savunmaya geçiyor. Oysa, (İsrail'in Filistinlilere yaklaşımını bunun dışında tutarak, siyasal anlamda söylüyorum) Kürtleri İsrail gibi bir bölge gücü yapacak bir süreci savunmak bana daha doğru geliyor. Neden olmasın? Kürtlerin geleceğini belki de en olumlu etkileyecek şey, onların bir ikinci İsrail statüsü kazanmasıdır. Kötülük bunun neresinde? Böyle bir gelişme sadece Kürtlerin yüzünü ağartmaz, dünyanın da yüzünü değiştirir.
Avrupa Birliğinin Türkiye ile ilişki sürecinde Kürt toplumunun kazanacağı ve kazandıracağı demokratikleşme ve hukuksal düzeyden başlayarak; başını ABD'nin çektiği bölgesel müdahalenin ittifaklarıyla ilişkiye kadar, uluslararası arenayla da ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeye, uluslararası camiada Kürtleri terörist lanse etmeye kadar götüren yargıları kırmaya, mümkünse yeni ittifaklar oluşturmak anlamında da bir yenilenmeye ihtiyaç var.
Son 30 yılı aşkın dönemde Kuzey Kürdistan'da büyük kazanımlar elde edildi. Önemli bir siyasal güç oluştu. Bir aydın eliti oluştu. Kitlesel bir akım oluştu. Ancak bu kitleyi ağırlıklı olarak denetiminde tutan Kongra Gel, bana göre hedefsiz kalmıştır, hedeften düşmüştür. Hem ödenen bedeller, hem de Kürt halkının geleceği açısından, bu tam bir felaket durumudur. En büyük güç ve olanaklar Kongra Gel'in elindedir. Ama onun da ne istediği belli değildir. Demokratik Cumhuriyet kavramının içinde ne olup olmadığı da belli değildir. Bunun yetmediği anlaşılıyor ve şimdi onun yerine konfederalizm kondu. Belki de 300-500 yıl sonrasının ütopyası, güncel çözümler dayatan Kürt dünyasının önüne kondu. Zaten örgütsel, siyasi, hukuksal çerçevesi çizilmiş değil; yani programlaştırılmış bir ifadeden de yoksundur. Bu da hedefsizliktir.
En güçsüz örgütler bağımsızlık, ortada seyredenler, PWD gibi yine, federasyon öneriyor. Ama kimse henüz halkın önüne somut bir hedef koyamıyor. 90-91'lere bakın, yavaş yavaş bağımsızlık çizgisinden uzaklaşmışız. Ama bunu kitlelere ifade etmediğimiz dönemlerde, kitleler bizim ancak başlangıçta sahip çıktığımız bağımsızlık çizgisi için ayağa kalktılar. Aslında bu halk, PKK çerçevesinde ancak bağımsızlık çizgisi sayesinde bu düzeyde örgütlenebildi. Bu kadar olanak onun için verildi; bedeller bağımsızlık için ödendi; bu kadar acı onun için çekildi. Ama bu çizgide oluşan bu güç birikimi, bir hedefsizliğe götürülüyor. Acil görev, bu noktada tartışmak ve bu hedefler konusunda bir netleşmeye gitmektir.
H. K: Böyle bir tartışmanın da hedeften uzaklaştırma riski olmaz mı? Özellikle Türkiye Kuzeyde güncel olarak sistematik hale gelmiş bir denetim, güdüm ve baskılama operasyonunu sürdürürken...
F. D: Bana göre olmaz. Kuzey Kürdistan'da doğru bir tartışma önümüze hangi hedefleri koyarsa koysun, bu hedefe yönelerek mücadele edilir. Ama en azından Kürtlerin geleceği açısından, tarihi, siyasi ve hukuki hakları bakımından bir bağımsızlıkçı siyasetin giderek tartışılması, bunun ulusa taşırılması da gerekiyor. En azından Kürtler stratejik olarak ne istedikleri konusunda netleşir. Ama uluslararası durum neye elverişliyse, ilk hedef olarak da önlerine bunu koyarlar. Bu bana göre bir çelişki değil. Güneydeki halkımız da, federasyonu uyguluyor, ama bağımsız bir Kürdistan olgusunu da tartışıyor. Hem siyaset çevreleri, hem de aydınlar bunu tartışıyor. Bu tartışmanın Kuzey Kürdistan'da gelişmesi, diğer parçaları da etkileyecektir. Böylece stratejide bir ulusal bütünlük de geliştirilmiş olacaktır. Bütün Kürt güçlerinin farklı düşüncelerle de olsa bütünleştiği, ulusal bütünlük çizgisi olan, tek bir güç tarafından belirlenmeyen bir ulusal strateji gereklidir. Bu da, bana göre somut olarak özgür Kürdistan merkezli gelişebilir.
H. K: Önemli bir güç olan Türk devletinin, stratejik tahlilde öncelikle anlaşılması gerektiği açık. Son derece hareketli bir denge halinde, Ortadoğu, Avrupa ve Orta Asya arasında gidip gelen bu gücün birinci derecede etkili olduğu bir Kürt dünyası var...
F. D: Türkiye giderek gerginleşiyor. Bu yeni bir daralmanın, sıkışmanın işaretidir. Gerçekte Türkiye Kürtlerden daha fazla hedefsizdir. Devlete egemen olanlar, derin devlet dediğimiz kesim, bölge statükosuyla ilişkilerin geliştirilmesini öncelik olarak görüyorlar. Yarattıkları milliyetçi inisiyatiflerle eskimiş yapılarını, temelsiz bir üniter yapıyı koruyabileceklerini düşünüyorlar. AB karşıtlığı bu zeminde geliştiriliyor. Türk yurtseverliği dar milliyetçiliğe düşürülüyor. Kongra Gel'in zaten muğlaklaştırdığı, daralttığı, neredeyse çaresizleştirdiği Kürt legal siyasetçileri üzerinde de daha fazla iradesizleştirme baskısı geliştiriyor. Kürt siyasetçileri birbirine laf yetiştirmede, kendi darlıklarına hapsolmada ısrar ediyorlar.
Bir Ulusal Konsey gündeme getirildi. Bu Avrupa'da sürdürülen ve kendini tekrar eden tartışma da mevcut durumu karşılayamıyor. Bana göre burada hızla bir araya gelmek ve oluşacak ortak inisiyatifi, özellikle Türkiye'nin sıkıştığı ve gerginlik politikasını devreye koyduğu bu dönemde pratiğe geçirmek gereklidir. Biz daha önce bir araya gelmenin adresini özgür Kürdistan olarak göstermiştik. Bana göre bu yapmamız gereken ilk iştir. Biz, kimsenin kendi iradesini dayatmaksızın, bütün Kürt güçlerinin bir araya geldiği böyle bir demokratik inisiyatifin çözüm gücü olacağına inanıyoruz.
H. K: Yani bir ulusal iradenin oluşmasını, iradenin bütün ulusa yayılmasını mı kastediyorsunuz? Öte yanda Kongrenin neredeyse Schopenhauer'e taş çıkartan bir iradecilik söylemi var...
F. D: Burada biraz duralım: Bireyde aşırı iradeleşme, iradenin amaçlarını engelliyor, bu bir. İkincisi, bireyi kesinlikle iradesizleştiriyor. Yani bu kadar fedakarlıkların geliştiği bir harekete bakın, en büyük tehlike bana göre sıradanlaşmaydı. Herhalde bir insan için sıradanlaşmadan daha büyük bir tehlike olamaz. Bunun kaynağı nedir? Zaten iradeni teslim ediyorsun, iradeli olmaya artık ihtiyaç duymuyorsun. Yeteneklerini kaybediyorsun ve yetenek geliştirme ihtiyacını da duymuyorsun. Ve sıradanlaşıyorsun. PKK saflarına genç bilim adamları da geldi, atom fizikçileri de geldi. Ama onları getirdiğimiz noktaya bakalım, çok küçümseyici ifadeler de kullanmak istemiyorum, ama gerçekten düşünemez, beceriksiz, çok daha tali gündelik yaşam uğraşlarının peşine düşmüş insanlar haline getirdik. En çok iradeyi yüklediğimiz şey örgüttü; ama baktık ki aşırı iradeleşmek örgütü kurtarmıyor. Kurtarmadı. Bu aşırılığın altından örgüt de kalkamadı, birey zaten kalkamaz. Sonu hüsran oluyor. Kişiyse eğer, aşırı iradeye yüklenme kişide çöküntüye yolaçıyor; örgütse, bir çözülmeye yol açıyor. Asıl tehlikesi, uluslaşmaya zarar veriyor. Çünkü iradeyi esas adresine, ulusa göndermiyor. Kuzey Kürdistan'a dikkat edin; halk orada, mücadele alanı orası, çözüm orada olacak; ama irade ya dağdadır, ya Avrupa'dadır, ya İmralı'dadır. Hatırlıyorum, legal kurumların toplantılarında, kongrelerinde alınacak kararlarda dağa danışılırdı ve adı da şuydu: "İradeden gelen haber böyledir." Ve o geçerli oluyordu. Görüyorsunuz ki sonuç iradesizleşmedir.
H. K: Bu yeni gerçekçiliğin kitlelere yayılma olasılığı var mı?
F. D: Şöyle bir sorun yaşıyoruz: PWD'nin gerçek işleviyle siyasetin beklentileri biraz farklı. Yani PWD hedeften uzaklaştırılan Kuzey Kürdistan halkına doğru hedef göstermek açısından önemliydi; düşünce üretebilirdi, düşünce üretiyor. En önemli işlevlerinden biri buydu. Fakat bir parti olarak kendini örgütlemek zorunda kaldı. Koşullar, sorumluluklar ve beklentiler bunu gerektirdi. Şimdi siyaset yapan bir örgüt ile, öncü iddiasındaki bir örgüt ile, bir gerçekçilik akımını oluşturabilir, Kürt uluslaşmasında, Kürt sorununun doğru bir stratejik hedefle çözümündeki eksiklikleri giderebilir, ona verilen zararları giderebilirdi. Ama burada bir açmaz var: Şunu hep düşündüm: PWD'nin siyasal belgelerinde, kararlarında, programında-tüzüğünde ve örgüt adına yapılan açıklamalarda, düşünceler hiç bir muğlaklığa yer vermeden ifade edilmelidir. Bireylerin yoğunlaşmaları, düşünce geliştirmeleri farklılıklar yaratsa bile, bunlar örgütü bağlamamalıdır. Böylece hem düşünce üretebilir, hem de siyasal sorumlukların gereğini yerine getirirdi. Fakat bu kolay olmuyor. Düşünce üretmek durumunda olanlar aynı zamanda örgütün yöneticileri olunca, çok dikkatli olmak gerekiyor. PWD belki bu rolü oynayabilir de, asıl rol sahibi Kürt aydınlarıdır.
H.K: Onların da güç ve prestij sorunları var...
F. D: Tekrar gündeme getirerek yinelemek istemiyorum fazla; ama Kürt aydınının itibarının düşürülmesinde gerçekten bizim geçmişteki pratiklerimizin rolü çok büyük. Özeleştirisi verildi. Oysa zaten bu bir özeleştiri sorunu da değildi. Şimdi en kolay yapılan insanları geçmişleriyle suçlamak. Bu soruna çözüm bulmaz.
Sizin de dediğiniz gibi, bir Goethe olmadan Alman uluslaşması düşünülemez, bir Rousseau olmadan Fransız uluslaşması düşünülemez. Bunlar aydınlanmayı sokaklara taşıyan aydınlar. Biz ise geçmişte adeta aydınlara üzerine gidilecek, mahkum edilecek bir suçlular kesimi olarak yaklaştık. Ya da ulusun elimizdeki olanaklarını verip vermemeyi pazarlık konusu yaptık. Aydına yeniden prestijini geri vermek, ona karşı toleranslı olmak, aydını aydın olarak karşılamak, belki gerçekçilik anlamında Kürt uluslaşmasına hizmet eden ve halka yayılan bir sürece hizmet edebilir. PWD bunu daha fazla teşvik edebilir. Gelecekte olanakları artarsa, PWD geçmişteki gibi bunları ideolojikleştirmeden (bir gazete düşünüyoruz) tamamen ulusun ve onun aydınlarının bir kürsüsü yapmak amacındadır.
H. K: Biraz daha özel bir soru: Bütün Kürt dünyası için kafanızdaki ütopya nedir?
F. D: Devlet sınırlarına hapsedilmemiş bağımsızlık. Ya da 19-20. yüzyıl mantığına hapsedilmemiş, onun sosyal, siyasal, etik, hukuki kurallarıyla daraltılmamış bir bağımsızlık hayalim var. Sizin deyiminizle ifade edeyim, dünyanın yüzünü değiştirecek bir sonuç yaratabilir bu. Bunun düşüncesini oluşturmak, bunun gelecekteki yaşamını tartışmak, bu dünya dengeleri içinde o Kürt ulusuna, o bağımsızlık dünyasının zeminini hazırlayabilmek için de, çok yoğunlaştığımı, araştırmalar yaptığımı da söyleyemem gerçi. Bunun için de bilim ve teknikten de yararlanarak acaba bir kurumlaşmaya gidilemez mi? Böyle bir stratejik kurumlaşma, Kuzey veya Güneyin de üstünde, bütün Kürt dünyasının ortak yönelimlerini izleyebilir.
H. K: Stratejik araştırma merkezi...
F. D: Evet. Ulusal Strateji Merkezi... Kürt beyinlerini bir araya getirecek, Kürt ulusal stratejisinin zemindeki belgelerini derleyecek, araştıracak böyle bir kurumlaşma belki Kürt dünyasına maledilebilir. Böyle birşeye kesinlikle ihtiyaç vardır.
H. K: Bağımsızlıktan, daha çok bağımsız düşünebilen bir insanlar topluluğunu kastediyorsunuz...
F. D: Doğru. Ama ben 20. yüzyılın devlet mantığına hapsedilmesin derken, bunun birleşik bir coğrafyası olmasın demiyorum. O zaman ayakları yere basmaz. demin tartıştığımız soyut örgüt ve birey ilişkisine döner. Bu da yeni çelişkiler demektir. Bana göre birleştirilmiş bir coğrafya bağımsız düşünen insanlar, özgür insanlar bir araya gelebilir. Ve bu toplum tarihiyle iyi bir hesaplaşmaya giderse, geleceğinin bağımsızlığını kurabilir. Tarih içinde kendi rolünü görebilir.
H. K: Bu sürecin önünde en önemli engel nedir sizce?
F. D: Yine sanırım kendimizi görüyorum. Yani Kürtler özgür iradeleriyle, birlik halinde bunu oluşturmak isterlerse, onun siyasal-sosyal örgütleri ve onun düşünürleri, bunu başarmaya çalışırlarsa, hangi engel onları durdurabilir ki? Zaten güncel olarak Kürtlerin bir statü kazanmaları, onların dünyayla çatışmalarını gerektirmiyor.
H. K: Yeni dünyada Kürtlere böyle bir yer var mı?
F: D: Bana göre var. Bu zemin oluşuyor, daha da olgunlaşacak. Bana göre soru şöyle sorulmalı: Kürtler böyle bir dünyada yer arayışlarında ne kadar ciddidirler? Bana göre temel sorunumuz budur. Güney Kürtleri böyle bir gelişmeden bir federasyon çıkarabiliyorlar. Ama Kuzey Kürtleri, en azından görünürdeki sözcüleri böyle bir zemini tehlike olarak görüyorlar. Tehlike olarak görürken aslında takıldığımız mantık çok tehlikeli. Örneğin şu biçimde çok sıradan bir söylem dinlemek mümkün: "ABD emperyalizmi kendi çıkarı için bölgededir." Sanki Amerika'yı yeniden keşfediyor! Şimdi suçlayarak düşünce geliştirilmez. Belki bir değerlendirme konusu olabilir. İyi de, sen ne yapmak istiyorsun. Ortada somut bir gelişme var. Değişme olacağı kesin. Değişimin güçleri proje üretmişler, adını koymuşlar, Büyük Ortadoğu Projesi demişler. Şimdi senin bunu engelleyecek gücün var mı, yok mu? Engelleyecek pozisyonda mısın? Öte yandan, etik olarak bunu engellemek doğru mu, değil mi? Dahası, bölgenin içinde bulunduğu durum, engellemeyi mi gerektiriyor, teşvik etmeyi mi? Ve, son olarak, bu gelişme içinde sen kendini nereye koyuyorsun? Ben ittifaklardan, somut gelişmeleri değerlendirerek güç olmaktan sözederken bu temelde söyledim. Şimdi neredeyse bu -diyelim- federasyon gelişmesini yaratan gücü çok ilkel ve geleceği olmayan bir güç olarak değerlendiriyor. Ve bunlara karşı savaşanları, bütün dünya terörist derken, Türkiye ve bizim bazı Kürtler direnişçi diyor ve neredeyse alkış tutuyor. Böyle siyaset yapılmaz. Kısaca, bana göre yeni dünyada Kürtlere yer vardır, ama Kürtlerin bunu isteyip istememeleri önemlidir. İşte Güney Kürtleri; ne istediklerini biliyorlardı, bunun ittifaklarını oluşturdular ve bugün hiç de öyle kimsenin iradesi altına girmediler. Kendilerini de bu ittifak gücünün bir parçası haline getirdiler ve bazı sonuçlara ulaştılar. Kuzey Kürtleri adına konuşanlar ise, çok daha farklı, ortaya çıkacak bir Kürt statüsüne felaket gözüyle bakıyorlar. Problem burada. Adı Kürt hareketidir, ama geleceğini Kürtler açısından değil, bölge devletleri açısından değerlendiriyor. Tamam, bunun ideolojik bir anlamı olabilir belki. Ama sen bu halkın sorunlarını çözüme götürmek iddiasında olan siyasal bir hareketsin. Ya bu misyondan vazgeç, ya da ısrarlıysan misyonunda, Kürt geleceğini bu somut gelişmeler içinde planlama görevin var. Bunu yerine getir. Ama ortada kesinlikle bir plan yok. PKK-Kongra Gel dahil, ben Kuzey Kürdistan'daki hareketlerin bir yıl sonrasını bile planladıklarını sanmıyorum. Planlamayanlar, organize olamazlar, onun örgüt-araç ve kurumlarını yaratamazlar. Onun uslubunu tarzını gözden geçirip yenileyemezler. İttifak geliştiremezler. Planlamayanlar sonuçta saflarını belirleyemezler, hedefsiz kalırlar. Ve yeni dünyada yerleri de olmaz. Ama bana göre Kürtlerin gelecek içinde iyi bir yerleri vardır. Bu dünya Kürtleri geçmişteki gibi kullanmayı değil, ama iradeli müttefik olarak görmek istiyor. Ama işte Kürtlerin dağınıklığı bu yer arayışını muğlaklaştırıyor ve zaman geçtikçe de şansı azalacak. İki yıldır işleyen bir proje var, ama hala içinde yer alıp almama tartışması yürütülüyor. Bana göre bu projenin içinde olmak, projenin güçleriyle ittifak halinde olmak gerekiyor. Eleştirebilen, iradeli bir güç olarak bunu yapmak gerekiyor. Bunlar olursa tehlike olmaz.
Başta AB projesi olmak üzere, Büyük Ortadoğu projesinde de, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yerleri vardır. Son zamanlarda Türkiye'deki sıkışma da bunun tartışmasını gösteriyor. Bana göre bu ittifakların hepsi geliştirilmelidir. Kuzey Kürtleri korkmadan yüksek sesle arayışlarını ifade etmelidirler. Çünkü bizim bu tarzımız güvensizlik de yaratıyor. Ve bizi bölgedeki statükocuların yanına itiyor. Ama takdir edilmelkidir ki, statükonun müttefiği olmaz, adı üstünde kemikleşmiş bir statükodur. Statükonun anlamı, geleceği olmayandır. Nasıl ki gelişme ve gerileme arasındaki durum ölü durumsa, statüko da ölü durumdur.
Hatırlıyorum, Kuzey'deki legal siyasetçilerimizden bir grup geçmişte ABD'ye Bill Clinton'ı ziyarete gitmişti. Kürt sorununu ve gelişmeleri tartışmışlar. Bu arada PKK de tartışılmış. Bill Clinton şunu söylemişti: "Ben bu ilişki riskine girmem, çünkü PKK'nin ne istediğini bilmiyorum. Kendisi de ne istediğini bilmiyor." İşte aşılması gereken budur ve gerekli olan burada netleşmedir. Bana göre hızla bu netleşmeyi gerçekleştirmemiz gerekir.
H. K: Türkiye'de Kürt gerçekleşmesine karşı gelenekselleşen güçlü bir duvar var. Siz Kongra Gel'in aldığı tutumu, Türkiye ile içine girdiği ilişki biçimini eleştiriyorsunuz. Türk devleti ciddi bir güçtür. Siz nasıl bir ilişki öneriyorsunuz?
F. D: Eğer Kuzey Kürtleri, bir; diğer parçalardaki Kürtlerle beraber bu gücün karşısına dikebilirlerse, böyle bir birlik siyaseti izleyebilirlerse; iki; demokratik Kürt siyaseti böyle bir örgütlü halk gücünü bu duvara karşı legal siyaset alanında, demokratik mücadelede doğru seferber edebilirse; üç; Kuzeyin siyasal aktörleri Kürt sorununun çözümünde birleşmiş bir muhatap düzeyine gelebilir ve bunun mekanizmasını oluşturabilirlerse; dört; dünya ile olan ilişkilerde bölge müdahalesinde yerlerini doğru saptayabilirlerse; bence bu handikap aşılabilir.
H. K: Kürt sorununun sadece ulusal bir tarafı yok, aynı zamanda uluslar arası yanı da çok önemli oluyor. Kuzeyde bu üniter yapı nedeniyle daraltılmış görünüyor...
F: D: Doğru. Kuzeyde bu çerçeve daraltıldı. Kongra Gel siyaseti, Kuzeydeki legal siyasetçileri de öyle daraltmıştır ve çaresiz duruma getirmiştir ki, eleştirmekten ve hakkını aramaktan çok, nasıl uzlaşacağını, söylem ve pratikte adeta nasıl daha esnek olabileceğini kanıtlamaya çalışan bir duruma geldi. Burada bir kendine güven kaybı var, hem geleceğin örgütlenmesi engellenmiş olmakta, hem de temsil niteliği taşıyan insanlardan iradeleri alınmaktadır. Burada halkı temsil durumunda olanlar, kapana kısılmış durumdadırlar. Çırpınıp duruyorlar, ama çıkamıyorlar ve çözümsüzlük söylemine katılmak zorunda kalıyorlar sonuçta. Bunu aşma yollarını belirtmeye çalıştım. Aklın yolu birdir. Kongra Gel dışındaki bir siyasal hareket, şahsiyet ve aydınların da aynı paralelde düşündüklerini sanıyorum. Şimdi bir yandan Kongra Gel'in bu pratiğini eleştiriyoruz, ama bir yandan da meydanı ona bırakmak için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz. Bu daralmayı aşmak için ciddi bir çaba yok. PWD bunun içinde ne yapabilir? Sınırlı da kalabilir. Olanakları sınırlı, kendisine karşı önyargıları aşma sorunu var. Ve bu daralma, telafisi daha ağır bedeller gerektiren bir risk de oluşturabilir. Bana göre bu daralmayı aşmanın çabasıyla bir araya gelmek ve yoğunlaşmak gerekiyor. Kuzey Kürtlerinin bunu aşmak için bir araya gelmeleri, birlik, dayanışma ve özgüven oluşturmaları, basın ve aydınların enerjilerini bu yöne akıtmaları, yine Güney Kürdistan'ın Kuzeyden daha aktif desteklenmesi gerekiyor.
H. K: Bütün Kürt örgütleriyle olumlu ilişkileriniz var. Kuzeyde teknik olarak etkin olan Kongra Gel örgütü. Şiddet düzeyi ne olursa olsun bir tartışma yürütüyorsunuz. Bu bir mecraya ve sonuca ulaşacak. Çatışmayı derinleştirecek misiniz, yoksa uzlaşmayı, görüşmeyi düşünüyor musunuz?
F. D: Görüşmenin zemini olsaydı ve buna fırsat verilseydi, zaten ayrılmazdık. Gerçekten Kuzeyde siyasetin ağırlığı Kongre Gel'dedir. Biz ise Türk devletiyle siyasal çatışmayı esas alıyoruz, silahlı şiddeti reddediyoruz. O zaman doğru, "birşeyler yapılması gerekmez mi" sorusu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Fakat şu anda bunun muhatabının biz olduğumuza ben inanmıyorum. Bizim şu anda bu konuda yapabileceğimiz birşey yok. Ayrılmadan önce şunu önermiştim. "Gelin basın yayın organlarında, televizyonda karşılıklı tartışalım. Kürt dünyası karşısında şunu söyleyelim. Biz artık farklı düşünüyoruz. Düşüncelerimiz şu noktalarda çelişiyor. Her arkadaş düşüncelerini ısrarla savunabilsin. Ortada mücadele değerleri var ve böyle farklı düşünsek de, birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz." Ama bu kabul edilmedi. Ha şimdi, PKK bunun sorumluluğunu duyarak bu anlamda üstüne düşeni yine de yerine getirebilir mi? Bana göre bu da, altını çizerek belirtiyorum, kolay değil. Kolay değil. Belki şöyle düşünürsek daha doğru bir cevap vermiş olurum: Şimdi ben PKK içinde olsaydım, bu darlığı aşmak için şunu yapardım. Bütün muhaliflerle, ayrılan bütün gruplarla, kendilerine yapılan haksızlığı da dile getirerek, Dr. Süleyman gillerden tutun da geçmişte ayrılan herkesi de içine katacak, demokratikleşmeyi esas alacak bir tutum sahibi olmaya çalışırdım. Legal siyasetin bütün inisiyatifini Kuzey Kürdistan'daki sivil öncülere bırakırdım. Başta Güney Kürdistan olmak üzere bütün Kürt dünyasıyla iyi ilişkiler içinde olacak ve Kürtler arası düşmanlık kavramını ortadan kaldıracak, İmralı'yı güncel siyasetin ve örgüt yönetiminin dışına çıkaracak bir anlayış geliştirir ve bununla yeni bir çözüm dalgası, tüm Kürt dünyasının birliğine gidecek bir dalgayı başlatmayı önerirdim. Ama işte ne ben oradayım, ne de bunların orada egemen olan mantığın aklının kenarından geçtiğini sanmıyorum. Fakat şu da var: Örgütün kendisi bu mekanizmayı oluşturmazsa bile, bu kendiliğinden, onun içinde ve dışında oluşacaktır. Herkes kendi tarihiyle yüzleşecek, sorgulayacaktır. Ama şimdiki mentalite "hain" kavramına dört elle sarılmış, Kuzeyde Kürtlerin hedefsizliğini siyasal tarz olarak benimsemiş, kendi içinde ufku dar, dünyaya kafa tutan, kendi dışındaki siyasal hareketleri yok sayan, ne kadar aydın insan varsa sanki bilinçli bir politikayla kendinden uzaklaştıran bir yapıdadır. Dolayısıyla böyle düşünebileceklerine ihtimal vermiyorum.
H. K: Fiili durumda Kongra Gel lideri Türk devletinin tutsağı. Farklı bir düşünce olarak siz ortaya çıkıyorsunuz ama Kongre yapısı ile uzlaşma yolu yok. Eğer bir buluşma yaşanmazsa, büyük bir kırılma yaşanacak gibi görünüyor. Bu Kürtlere zarar verir. Bunu aşma çabanız olacak mı? Herşeye rağmen sizlerin de böyle bir buluşmayı düşünmeniz gerekmez mi?
F. D: Benim geldiğim böyle bir nokta yok. Böyle bir düşüncenin oluşması için olumlu bir zemin göremediğimden ötürü yok. Dikkat edin, kendi geçmişiyle hesaplaşabilen, Sezar'ın hakkı Sezar'a diyebilen, bu mücadelede emeği geçmiş bütün ünsanları böyle bir tartışmanın içine alabilen bir yaklaşım yok. Eskiden kongrelerimizde biri muhalif bir ses çıkarsa, "burada Semir'in ruhu dolaşıyor" denirdi. Semir'in hakkını da Semir'e verebilen bir yaklaşım gelişir, bu büyük halk kitlesi böyle demokratik bir anlayış çevresinde yeniden örgütlenir ve büyük bir Kürt barışı sağlanırsa, ben sorunun zaten büyük oranda aşılacağına inanıyorum. Ama ben Kongrenin mevcut mentalitesinin buna fırsat vereceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü o bunu düşünme yerine, -son konferanslarında tartışmışlar- bizi nasıl tasfiye edeceğini planlıyor. Şimdi bizi nasıl öldüreceğini planlayan bir mantıkla böyle bir ilişkiyi aklıma bile getiremiyorum.
H. K: Başta sormam gerekeni sonda sorayım: Siz, Kani Yılmaz, Faysal Dunlayıcı, nasılsınız?
F. D: Çok da iyi olduğum söylenemez. İncittim ve incitildim. Bunu giderme olanaklarım sınırlı. Normal insan ömrünün ölçülerine göre artık genç olmadığımı söyleyebilirim. Ama bu yaşamda bazı kazanımlarım da oldu. Daha sağlıklı, daha toleranslı olduğuma inanıyorum. Sıradanlaşmamaya gayret ediyorum. Önemli bir mücadele geleneğinden geldim ve bu geleneğin bugün geldiği aşamayla da mücadele içindeyim. Kürt mücadelesiyle ilgili olduğum için onun sıkıntılarını da günlük olarak yaşıyorum. Okuduğum kitaplardan edindiğim dostlara, arkadaşlara kadar, tercihlerimde bir olgunlaşma olduğunu söyleyebilirim. Kısaca ruh halim, olumlu bir havayı da içeriyor, ama dar anlamda sıkıntılarım da var.
H. K: Kırk yılı aşkın bir süredir bu hayattasınız. Nasıl bir yer bu dünya?
F. D: Bana göre çok zalim bir dünya.
H. K: Neden?
F. D: İnsan ilişkilerinde aşırı bir temkinlilik, tedirginlik var, aşırı hesap var. Ve bu imrenilecek bir dünya değil.
H. K: Umutsuzluk kokuyor düşünceleriniz. Oysa siyasal tutumunuz gelecek üzerinde yoğunlaşıyor.
F. D: Doğal bir çelişki. Zalim bir dünyada da umutlu olabilirsiniz. Belki de bu zalim dünyanın çıkarlarına geliyor Kürtlere umut vermek.
H.K: Zaman ayırdınız. Teşekkür ederim.
2005-05-19 http://www.welatparez.com Bu yazi hakkinda gorusunuzu belirtmek icin tiklayiniz Konuyu tartismak icin tiklayiniz |
"Bu millet (Turk) koyunun gen yapisina en yakin millet!"Yezdan HAT Dersén Kurdî 13Bu dersimiz de Isaret zamirlerini anlatacagiz.Bir nesneyi yada kisiyi gösterirken yada ona isaret ederken,isaret edilen nesne veya sahsin yakinda mi,uzakta mi,disi mi yoksa eril mi oldugunu bize ima eden sözcüklere ihtiyac duyulur her dilde.Tabi ismin yerine de kullanildigi için yine bunlara (Cînav) deriz ama görevleri itibariyle isaret zamiri deniliyor. International News2008-11-13
2008-11-11
2008-11-10
2008-11-09
2008-11-08
2008-11-07
2008-11-06
2008-11-05 Fatal error: Call to undefined function: tableheader() in /home/w/welatpar/www/articles/includes/page_bottom.php on line 32 |