Ana menu
|
Hüseyin Kaytan Demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ne Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtlerden daha ağır bir derdi yok; bütün gücüyle aynı noktaya yöneliyor. Kendi toprakları dışında bir il olduğu halde, Kerkük eğer Kürtlerin olursa, bunu kabul etmeyeceğini ve müdahale edeceğini çeşitli ağızlardan doğrudan ya da dolaylı açıklıyor. Kerkük Arap hakimiyeti altındayken, Kerkük dolaylarından türküler dışında Türkiye'nin gündeminde bu kentle ilgili tek bir kelime yoktu. Ama Kerkük'te Kürt hakimiyeti sözkonusu olduğunda, ordusu ve parlamenteriyle, aydını ve sanatçısıyla hep birden bağırmaya başlıyorlar. Anlaşılan o ki, Demokratik Cumhuriyet, Kürtler sözkonusu olduğunda, asla kendiliğinden demokratik olamayacak. Kürtler bu kadar aşağılanmaya tahammül edecekler mi? Genelkurmay ve Milli İstihbarat Teşkilatı, yetkili yetkisiz birçok kişinin ağzından, isterse etmesin diyor. Derin devlet politikasının sözcüleri her fırsatta, Kürtler kendi ulus kimliklerini dayatacak olurlarsa, bunun karşılığının soykırım olacağını dolaylı-dolaysız bildiriyor. Ve doğrusu bunun önemli dayanaklarını elinde tutuyor. En azından kendi devlet sınırları içindeki bütün Kürtleri tamamen denetim altında tuttuğunu düşünüyor. Bunda yanılıyor mu, ya da gelecekte onu yanıltacak bir kuşak ortaya çıkabilir mi? Bu soru açık gibi görünüyor; yani kimse bu sorunun net bir cevabını şu anda veremiyor. Ama net olan birşey var: Bu sömürgeci aşağılamanın haksızlığını haykırmaksızın, ona karşı her türlü olanağı harekete geçirmeksizin Kürtler gururlu bir halk olamayacaklar. Ve bu demektir ki sağlıklı insanlar olarak yaşayamayacaklar. Utancın kaynağı Türk egemenliği olmasına karşın, Kuzeydeki tablo Kürtler için utanç vericidir. Kürdistan'daki bütün yeraltı-yerüstü zenginlikleri devlet eliyle kurumlaştırılarak batıya, Türkiyeye taşınmaktadır. Sadece, Keban başta olmak üzere Kürdistan topraklarındaki barajlar, Ferrokrom ve Siirt petrollerinden kaynaklanan zenginlik, dört başı mamur bir devleti istikrarlı olarak ayakta tutabilecek güçteyken, bu kaynaklar Kürtlerden çalınmıştır ve çalınmaktadır. Bu kaynaklardan Kürtlere düşen pay, yalnızca asker-polis zoru, öldürülme, işkence edilme ve aşağılanmadır. Kürtlerin Türkiye toprakları için sağladığı ucuz işgücü kaynağı, hem Türkiye sektörlerini beslemekte, ama hem de öte yandan ayrı bir aşağılanmaya temel olmaktadır. Dönem dönem Kürtleri katletmeyi asli bir iş olarak önüne koyan Türk Ordusunun en önemli sıradan asker kaynağı, yine zorla silah altına aldığı Kürt gençleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece siyasal anlamda Kürtlerin gelişmesini engellemekle kalmıyor, ama aynı zamanda ekonomik olarak güçlenmesini de engelliyor. Güçlenme yolunda olan herhangi bir Kürt ekonomik girişimini dağıtıyor. Kürtlere en fazla kimliksiz bir acentelik payesini hak görebiliyor. Ve sadece meşru ekonomik faaliyetlerde değil, yeraltı faaliyetlerinde bile, yasal olmayan faaliyetin Türklerin elinde olmasına özen gösteriyor. Şu anda da, dolaylı veya doğrudan bağlantılarla, Afganistan'dan ABD'ye kadar uzanan uyuşturucu ticaretinin Anadolu ayağı neredeyse tamamen Türk devlet güçlerinin elindedir. Çantasında uyuşturucuyla Almanya'da yakalanan Türk polis komiseri, bunu doğruluyor. Uyuşturucu ticaretinin sıradan Kürt patronları devlet eliyle mafya tarzı kullanılarak öldürülürken, uyuşturucu ticaretinin Türk babaları, hapiste olduklarında bile, devlet katlarında bir parlamenterden çok daha fazla itibar görüyor. Kısaca, her platformda Kürtlere karşı yüzde yüz haklıymış gibi konuşan Türk asker, bürokrat, parlamenter ve aydınları; Kürtlerin toprak ve insan kaynaklarını tamamen sömürdükleri halde, hem onun en sıradan ekonomik ve siyasal-kültürel gelişimini önlüyor, hem de yüzleri kızarmadan yeni tavizler istiyor. Bir süre önce Türk medyasının özel savaşa en yakın bir tv kanalı, ısrarla ve günlerce Erbil'de bir saldırı haberi vermişti. Habere göre Kürdistan Parlementosu binasına intihar eylemi düzenlenmiş, çok sayıda kişi öldürülmüştü ve Barzani ile Talabani'den de haber alınamıyordu. Bu haberin büyük ölçüde asparagas olması önemli değildi. Bu Türk devletinin Mehmet Ağar tarzındaki diplomasi uslubuydu. Daha önce de Kürt politikacılarına yönelik olarak gerçekleştirilen bir çok eylemin altındaki gerçek imza Türk özel savaş güçlerine aitti. Bu kez de Türkiye, Irak seçimlerinin hemen arefesinde bu türden kirli hamlelerle, Kürt siyasal gelişmesini engellemek istiyordu. Ve onun bu girişimlerini sürdürmesi beklenmelidir. Türk devleti, Kürtlere karşı bu aşağılayıcı tutumunda, herhangi bir hukuksal temele dayanmıyor; aksine tamamen hukuksuz olan bu tutumunu, sahip olduğu askeri ve ekonomik güce dayandırıyor. Kürt topraklarını işgal altında tuttuğu ve bugün de Kürtlerin ulusal kültürünü dahi inkar ettiği halde, bu konudaki en küçük bir kıpırdanışa amansızca saldırıyor. Üstelik buna uluslararası destek de buluyor. Ve uluslararası bütün işlerini de, görünmez bir zeminde yürüttüğü istihbarat ve özel savaş faaliyetine dayandırıyor. Bu biçimiyle Türkiye Cumhuriyeti devleti meşru değildir. Onu meşru kabul etmek, kendisi devletlerarası sistemin uşaklığından palazlanmış olan bir uşağa uşaklık etmek kadar aşağılayıcıdır. Ya bu devlet Kürtlere karşı tutumunda, onu milletlerarası cemiyetin bir üyesi olarak görerek saygılı olmalı, ya da kendisini nihai olarak çökertecek sürekli bir savaşı göze almalıdır. Üstelik bu kez Türk devleti, yeni bir savaşın yürütücülerini eskiden olduğu kadar denetleyemeyecek ve yönlendiremeyecektir. Bunun koşulları oluşmuştur. Kürtler, adım adım, kendi ulusal haklarını tanımayan bir Türk devletine karşı bağımsızlık savaşını verebilecek yetkinliğe ulaşmaktadırlar. Bu hem zihinsel bir yetkinliktir, hem de pratik-politik bir yetkinliktir. Bir Kürt olarak duygularım, Türk devletinin halkım karşısındaki hem hırsızlık yapan, hem de ev sahibini utanmazca suçlayan tutumunu kabul etmiyor. Türklerin ordularına güvenerek takındıkları bu aşağılayıcı tutuma karşılık ileri sürülebilecek en doğru tavır, bağımsızlık talebidir. Türk devletine şöyle seslenmek istiyorum: Neden halkımın topraklarından çalıyorsun? Neden senin devletin en önemli enerji kaynaklarını benim ülkemden sağladığı halde, benim halkım perişan bir haldedir? Hem halkımın bütün zenginliğini çalacaksın, hem askeri zorla köylerimi, kasabalarımı, şehirlerimi tahrip edeceksin ve boşaltacaksın, hem de benim insan olmaktan kaynaklanan en basit haklarımı inkar edeceksin; bunları nasıl kabul edeceğim? Ve yüz yıldır sömürdüğün Kürdistan'ın Siirt petrolleri yetmiyor sana, şimdi de Kerkük'ü istiyorsun. Bunun senin şehirlerinin sokaklarında, yepyeni bir savaş anlamına geleceğini bilmelisin. Ve yeni bir savaş, senin özel savaş sızmalarınla asla kirletemeyeceğin bir savaş olacaktır, bundan emin olabilirsin. Ve bunu yapmak için, şu veya bu dış gücün desteğine ihtiyaç duymayacağım. Bu savaşı başlatmak için, benim paşa gönlümün arzusu yeter de artar bile. 2005-02-09 http://www.welatparez.com Bu yazi hakkinda gorusunuzu belirtmek icin tiklayiniz Konuyu tartismak icin tiklayiniz |
"Bu millet (Turk) koyunun gen yapisina en yakin millet!"Yezdan HAT Dersén Kurdî 13Bu dersimiz de Isaret zamirlerini anlatacagiz.Bir nesneyi yada kisiyi gösterirken yada ona isaret ederken,isaret edilen nesne veya sahsin yakinda mi,uzakta mi,disi mi yoksa eril mi oldugunu bize ima eden sözcüklere ihtiyac duyulur her dilde.Tabi ismin yerine de kullanildigi için yine bunlara (Cînav) deriz ama görevleri itibariyle isaret zamiri deniliyor. International News2008-11-13
2008-11-11
2008-11-10
2008-11-09
2008-11-08
2008-11-07
2008-11-06
2008-11-05 Fatal error: Call to undefined function: tableheader() in /home/w/welatpar/www/articles/includes/page_bottom.php on line 32 |